EĞRETİ HENGÂME

Deneme, Öykü by Mustafa Uçurum yorum yok »

“Benden sonrasını bilmiyorum” dedi Vehbi ve ardına bakmadan gitti. Mevsim kıştı, “Ankara” diye başlayan ve yarım kalan şarkıları, hep çocuksu yanına yaslandığı son günleri vardı. Belli ki, bu gidiş hayra alamet olacak.

Yalnızdı ve en çok da yalnız olmak yakışıyordu insana buralarda. Gündüz, yağan yağmuru seyretti ama dışarı çıkıp da adam akıllı dolaşamadı yağmurda. Her şey bir pencereden ibaretti ve bu yağmur ancak cam arkasından değiyordu bedenine. Kapının dışındaki dilenciye özenenleri gördükçe, diline yenilgi ağıtları düştü ister istemez. Her şey bir rastlantının devamı olduğundan; “bu sabah yağmur var İstanbul’da” çalıyordu radyoda ve bu kör eden karanlık uzaktı İstanbul’a. Bir şehrin hayalini kurarak geçirdiği uzun ve bitmek bilmez zamanın ardında; beklemek, özlemek ve yarına ertelenen umutlar vardı. Bu şehrin caddelerini, sokaklarını ve belki de havasını sevemediğinden; “buradan sonra başlayacak hayat” demişti. “Buradan sonra yeşerecek ağaçlar ve çiçekler buradan sonra açacak.” Devamını oku »

TOPRAK RENGİ HAYAT

Deneme, Öykü by Mustafa Uçurum yorum yok »

Uzaktan geldim, yoksul kentlerden. Soğuğa dirençli ellerim, acıya doymaz yüzüm vardı. Dayandığım çınar devrildiğinde, bir ışık düşecek damarıma gökten. Yol kenarlarında açmış başıboş çiçekler yollara salacak beni. Kuşlar başıma üşüşürken, ölü kadınların arasından geçip, kızların saçlarından dağılmış sarmaşıkları toplayacağım.

Bir meyvenin daldan düştüğünü ve bir sürüngenin koştuğunu görüp bilinmeyen  şehirlerin hayalini kuracağım. Bulamayınca aradığım mâbedi, yıkık şehirlerde rastladığım çocukluğuma sarılacak ve bir şehir ancak yıkıkken sevilir diyeceğim.

Onurumu alıp omuzlarıma, kuzeyden geldiğimi hatırlatıp yalnızlığıma, “kahretsin” diyeceğim; bir çiçek ancak çiçekken sevilir, ağaç meyvedeyken, çocuk gülerken. Devamını oku »

SAYIKLAMALAR

Deneme, Öykü by Mustafa Uçurum yorum yok »

Dar bir koridordaydı ve her gün biraz daha daralıyordu koridor. Bir penceresi olsaydı keşke, o zaman aldırmazdı dar gününde daralan koridorda sıkışıp kalmasına ama her şey bir yok oluştan ibaretti. Yetseydi gücü ve değiştirseydi yazgısını, “hep ben mi?” demeyi bıraksaydı dilinin ucundan; biterdi kaygısı ama hayat hep bir koşuşturmanın içindeydi ve yokuşu çıkmak yoruyordu insanı.

Bu merhem en çok bir yaraya yakışır, bu bakışlar esmer bir duruşa, yürüyüş acemi bir ceylana.

Eve girer girmez üzerine sokaktan yapışan bakışları elinin tersiyle itip, paltosunu babasının paltosunun yanına astı. Şimdi bir sokak daha kapandı, çıkmaz oldu. Bilseydi, yalandı, ürkekti; kahretsindi.

Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Önce televizyonu, radyoyu, kasetleri, kurulmamış düşlerini pencereden atarken; “gözlerimi asla” dedi, kapadı gözlerini, bir süre öylece dinledi sessizliği. Sonra karanlığın ürpertisini üzerinden atmak istercesine açıp gözlerini, “ışık” dedi; “ne olur karartma yolumu.” Karanlık bir yolda yürürken ve geçerken mezarların yanından, ürperten hafif bir rüzgar esiyorsa, korkulan; mezarlar değil, ölümün ayak sesidir. Duyulan küçük bir çıtırdı bile, her an arkadan dokunacak soğuk bir eli beklemeye yetecektir. Devamını oku »

MASAL

Öykü by Akif Çelik yorum yok »

Torbasına yıkıntılar arasında bulduğu birkaç kitabı ekleyen gezgin daha önce bir kayıkçıyla hasta bir adamın yaşadığı rivayet edilen viraneden ayrılırken sevincini toparlayamıyordu kafasında. O gece epey yol aldıktan sonra bir hana rast geldi. Masraflarını ödedi, yemeğini yedikten sonra odasındaki masaya kurulup bir yol evvel kitaplara bakmaya koyuldu. İncelediği her kitabın boşluklarınca kara kalemle yazılmış cümleler çekti dikkatini. Yazılanların hepsini not defterine yazmayı bitirdiğinde handaki üçüncü gecesinin parasını ödemesi gerekecekti. Parası yeterli gelmediğinden kitapları hancıya bırakmak zorunda kaldı -not defteri dışında-. Karakalemli satırlar birleşmişti şimdi. Hepsini baştan okumaya koyuldu kitaplar bir gece daha handa kalmasına karşılık gelmişti. Kuşkunun bin bir türü ile donanan akıl geçmişle bağını henüz koparamadığındandır ki; yazılanların sıcaklığı saptanamamıştır henüz. Olayların alınmak istenen tarafı ya da durumlardan çıkarılması gerekenler bir anda serilse ya beyin kıvrımlarına. Yüklenmenin ne kadarı zarardır bünye için ya da kimsenin kestiremeyeceği soruları yazıya zerk etmek kimin için hangi meyveyi dalından koparmaktır. Soru cümlelerinin sonuna soru işareti gelir ki o kanca ayrıca beyne takılıp kan akıtsın yeryüzüne. Yeryüzü, kuşların ayaklarının anlam kazandığı liman… ‘Beyaz bir sayfa üzerinde ilerlemek tıpkı’ diye başlıyordu cümle ‘içtikçe ve yazdıkça kendi limanlarına demir atıyor gemilerimiz’ diye devam ediyordu ve yarım kalışımız böylece başlıyordu. Bir şeylere çare ararken hep, çare unutulup aranan şeyin kendisi başka bir sorunun kaynağı olunca (soru ve sorun), iklimler de anlamını yitiriyordu. Bir cümleye başlanmışsa, cümlenin devamı o cümlenin başıyla bağlantılı olmalı mı ki bu cümlenin sonu da ayrı bir telden çalarak kendini inkâra yol açıyor. Kaç kez daha zehirleneceğiz bu akşam soru işareti. “Akşam en güzel masaldır, iyi anlatılırsa…”

Devamını oku »

UZAK

Öykü by Akif Çelik yorum yok »

Uzak bir masal ülkesinde bir prenses yaşarmış. Masal ülkesinin uzak oluşu da bundanmış. Okuduğu her kitapta kendisinden bir şeyler bulduğunu görerek sevinen prenses uzaklık kelimesinden de uzak oluşundan olacak; yaşadığı her ana bir parça mutluluk serpiştirebilmek adına cümlelerini uzatır da uzatırmış. Uzun geceler boyu yalnızlığını muhkem bir elbise edasıyla gözlerine giyinen prenses, gözlerini uzaklara diktikçe yaşamının gözlerden uzak yanını görmeye başlamış.

Okuduğu kitaplara gelince, o kitaplar günlerce süren yürüyüşlerinin birinde rastladığı bir viranenin hediyesiydi kendisine. Okumayı nasıl bildiğini ise kimse sormaya cesaret edemediğinden (ya da soracak kimse olmadığından), nasıl okuyabildiği netliğine kavuşmayan uzak bir soru olarak duruyordu tozlanmış rafların birinde. Ağaçların renginde olan iki kitap, toprağın rengine bürünmüş üç ve gecenin rengiyle ıslanmış yalnızca bir kitap vardı. Devamını oku »

 Sayfalar:  « 1  2  3 »