Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 2

Kategorilenmemiş by Sıddık Akbayır Yorum ekle

‘ŞAİRLER EKMEK YİYOR, FIRINCILAR ŞİİR OKUMUYOR’

I.

Ne vakit kar yağsa,  aklına Erzurum gelir.
1986’yı 1987’e bağlayan gece…

Elindeki fotoğraf makinesiyle kentin eski sokaklarında hiçbir zaman çekemeyeceğin bir filmin görüntülerini kurguladın. Yönetmenlik düşlerinin gizli jönleri de ölmemişti henüz. Yadigâr Ejder’i, o dev cüsseli çocuğu, bir parkta açlıktan kaybetmemiştik. Sonsuz özlemler büyütüyordun yarına. ‘Yoruluyordun bütün yaşları çocukluğa taşımaktan’[1] Işıltılı sözcükler yağıyordu  düşlerine.

En çok Dustın Hofmann’ı severdin. “Geceyarısı Kovboyu”ndaki Rizzo olmak isterdin. Ezik, silik, sorunlu, kıskanç, kompleksli, problemli, alıngan, aşırı duyarlıklı ve çok yalnız. O kişiyi çok severdin, kendine yakın hissederdin.[2]

Yarım kalan sarışın masallar anlatırdın. Yanılsamaydı her şey, Hollywood pırıl pırıl ve umursamazdı. Bilirdin, James Dean olamazdı kimse; Romy Schneider’den güzeli doğmayacaktı bir daha. Gözlerinde zulmün izi olmayan tek kadındı. Onun gözlerinden geçen eylüller biriktirirdin kehribar yalnızlığına. Ne çıkar?..  Anlam için zorunlu ve başarısız figürandın belki de. En güzel adlarıyla oynuyordun  yaşananı. Leylak ve Gül / Lili Marlen… Oysa bilirdin,    ‘kalbinden başka mülkü olmayanların / yoktur rüyadan başka paylaşacağı’[3]

Odalarımızı bir karaduygu fotoğrafına dönüştüren afişleri çaldığımız geceler… Aynı kitaplardan, aynı cümlelerin altını çizmeler, aynı suç ortağı şiirleri ezberlemeler gibi incelikler… Şimdi, çok eski günlerin çocuksu, buruk özlemleri, hayır, o özlemlerin yalnızca anısı artık.

‘Sebepsiz  hüzün hocam(ımız)dı / loş odalar mektebinde’[4] Galiba biraz da acemisiydik (!) güzel şeylerin. Külebi’nin kamyonları  kavun değil, hüzün taşırdı. Yaşamak, hüzün yüklü kamyonların, keskin dönemeçlerde eksilen düşlerimizle rüzgarda yol alması gibiydi.

Kısık ışıklı  odanda,  Isabelle Adjani afişinin karşısında yeni bir yıla girmiştik. Öğrenciydik, yoksulduk.  Doğmadığımız yılların Doğu türküleri eşliğinde çıkışını bulamayan sular gibi sessizce kendi derinine sızan akışlara dönmüştük. Yeni yılın ilk sözünü söylemekten çekinmiştin. Oysa bilirdin, ‘Aynı sözleri her gün ilk kez söyleriz’[5]  Sonra, usulca bir kitabı aralayıp, bir yılın son günlerine dair şiirler okumuştun. O sıra, şiir okumak bile bir kuşun sesini öldürmekti bilmeden. Şiirlerimiz ve türkülerimiz  bizi başkalarından ayırırdı. Hüzünlü olan her şey vazgeçilmez bir yüzüydü yaşamın, mutluluktan fazla bir şey değildi.

II.

Ne vakit kar yağsa,  aklına    Ankara gelir.
1999’i  2000’e bağlayan gece…

‘Ne doğru bir hüzün ne sahici bir yalan’[6]dı   Ankara.

Sıkılmaya başlamıştın yaptığın işten. ‘Edebiyat karın doyuruyordu’; ancak özel bir kurumda Türkçe memurluğu yapmanın, yüzde bilmem kaçlık bir umudu pazarlamanın incitici bir yanı vardı. Hiçbir zaman iyi bir  fakülteyi kazanamayacak yoksul öğrencilerin velilerinden alınan taksitler, meslek lisesi çıkışlı öğrencilerdeki çaresizlik; yalnızca kâra dönüşme hedefine güdülenen  bilinçler, daha çok kazanma düşüncesinden başka hiçbir endişesi,
çatışması olmayan insanların sofranın kurdu olma telaşları, kıştan daha çok üşütüyordu seni. Tahtaya yazdığın dizenin imgesi değil, yüklemi para ediyordu. Artık şiir yazamıyordun.

13 yıl sonra, yine  kısık ışıklı, ancak daha büyük, daha zengin  odanda,  Isabelle Adjani afişinin karşısında yeni bir yıla girmiştik. Okuyamadığın, okumaya fırsat bulamadığın kitapları, sanat-edebiyat dergilerini karıştırmış; müzik arşivini düzenlemiş, yaşadıklarımızı sorgulamıştık. Düzenimizi bozmaya o gece karar vermiştik.  Oysa bilirdik,  ‘Şairler ekmek yiyor, fırıncılar şiir okumuyor.’[1]du.

Herkesin geçmişi, cenneti oluyor bir süre sonra. Ne kadar hüzünle, pişmanlıkla dolu olursa olsun. Yaşanan her şeyi kendi elleriyle bir yalnızlığa yerleştiriyor insan.

III.

Ne vakit kar yağsa,  aklına  Samsun gelir.
2001’i 2002’ye bağlayan gece…

Yedi saat süren yolculukta iki kitap bitirmiştin. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak ve Tomris Uyar’ın Sesler, Yüzler, Sokaklar. Yeni bir kentte, yeni bir yaşama başlıyordun. Akşamın sekizinde Samsun’daydın. Kent kar altındaydı. Son yirmi yılın en çetin kışı, demişti yol arkadaşın. Karakışta  apansız bir yolculuğa çıkmıştın. Yılın son saatlerini, çarşı iznine çıkmış bir askerin sıkıntısıyla adını bilmediğin sokaklarda tüketiyordun. Sokaklar, renk ve ışık deniziydi. Adıyla, denize inen sokaklarıyla İstanbul’u anımsatan bir caddede,  her sonda, her başlangıçta ve her defasında ‘kendimizle hesaplaşmanın buzul ilişkilerini’[2]  sorguluyordun. Bu kentte kaç yıl yaşayacak, bu kentten kaç yılda sıkılacaktın?  Gecenin akışan kalabalığında yabancı bakışlara bir şeyler söylemeyen bulanık anılarla yarılanan ömrün konaklama yerindeydin. Gençliğin, uçurumlara tutunmuş ağaçlar gibi geçiyordu uzaklardan. Bütün bildiklerin bulanık bir ezberdi.

Niçin çok mutlu değildin? Amacın, yeni bir kente gelmek, yeniden  edebiyat memuru olmak değil miydi? Bilemiyordun. Kırık inceliklerin şairinden birkaç cümle, yazılmamış günlüğünün ilk sayfasındaydı: ‘Niçin aşkların bitiminde, ilk haftalarında tatillerin boş sınıflarda, niçin çıkması artık uygun görülmüş yazı ve kitapların basılı şekilleriyle ilk karşılaşmalarda, niçin inandığımız şeyleri başkalarından da duyunca bir boşluk, bir yıkıntı, bir hiçlik, bir boşunalık, sarar bizi?  Niçin başkalarından bize övgülerde, yergilerde, bizden başkalarına kendimizi örtüsüz dile getirişlerde büyük suçlar işlemişiz gibi bir al basar yüzümüzü? Niçin?’[3]

Kar mavisiyle  tutuşan bir  cümbüş sesiydi  Samsun.  ‘Hani söz vermiştin bana içmeyecektin…’  Sese doğru yürüdün. Köşe başında, küçük bir tabureye oturmuş, önündeki karton kutuda birkaç kaset, cd bulunan ‘garip bir adam’ cümbüş çalıp şarkı söylüyordu. Işıklar, gecenin karanlık yüzünde bir yıldız yağmuru gibiydi. Caddeyi sahneye çeviren ‘garip bir adam’  şarkı söylüyordu. ‘Dokunan bir şey vardı ama neydi / Şarkı mıydı, sesi miydi, adamın kendisi miydi’[4] Anlamak zordu. Adının Hasan Yarar olduğunu kaset kapaklarından öğrendiğin ‘garip adam’, bu kentte tanıştığın ilk kişiydi. Yaşadığı kente anlam katan  insanlardan biriydi.   Gelip geçenler, o uzak gölgeler,  bunun ayrımında değildi sanki.

Dört yıldır Samsun’dayın ve Hasan Yarar’la iki kez konuşabildin. Ancak, onunla her akşam Mecidiye’de ya da Çiftlik’te karşılaştın. Kent, onun gibi insanlarla daha bir anlamlıydı. Kaset kapağındaki ‘Samsunlu Cümbüş Üstadı Hasan Yarar / Demo / Sebo Müzik Unkapanı’ yazısı ve uzak bir boşluğa bakan bakışlarıyla hüzünlü bir fotoğraftan taşan bir öyküydü varlığı. Ürkek bir umutla keşfedilmeyi bekleyen, kentin ortasında her gece yankılanan, kendi düşlerine tutsak  bir sesti. Gündüzleri ortalıkta görünmez; acısını, ağrısını, yarasını saklamak için yedeğinde akşamın ormanını gezdirirdi.. Çünkü, kimse kimseyi acısız, ağrısız sevmezdi. Kimse kimsenin yarasını görmeden dost olamazdı. Algıların coğrafyasına mutsuzluk pahasına katılan şeylerden, çağın kuşattığı değerlerden arınma çabası adına gelip geçenlerin attığı bozuk paralara, yani  en çok dilenci muamelesi görmeye, zorlanmış inceliklere kırgındı.

Samsun’dan ayrılırsan  Samsun Hatırası olarak en çok Hasan Yarar’ı dinleyeceksin belki de.

[1] Şükrü Erbaş
[2] Cezmi Ersöz
[3] Akif Kurtuluş
[4] Asaf Hâlet Çelebi
[5] Şükrü Erbaş
[6] Oktay Taftalı
[7] H. Avni Dede
[8] Murathan Mungan
[9] Behçet Necatigil
[10] Gülten Akın






“Edebiyat Karın Doyurmaz Çay İçirir - 2“ için bir yorum var

  1. DOĞANAY diyor ki:

    KONTUGERİLLA EMPERYALİZMİN UŞAĞI REVİZYONİSTLER!
    Kendilerini “Komünist” olarak niteleyen konturgerilla emperyalizmin sadık uşağı MLKP hırsızlıkla ele geçirilen düşüncelerimi kendi düşünceleri gibi lanse ettiler..Sanki kendileri düşünerek üretmiş gibi gösterdikleri, düşüncelerimi revize ederek ifşa ettiler.İşçi, emekçileri, gençliği ve köylüleri kandırarak, sanki kendileri düşünebilen ve üretebilen bir çeteymiş gibi göstermeye çalışıyorlar.Bu konturgerilla emperyalist cetenin yaptığı hırsızlık sayesinde, bana ayit olan Marxist düşünceyi, konturgerilla emperyalizm çetesinin revize ederek idealislestirdiği yaklaşımla bütün dünyaya yalan rüzgarıylan kendi düşüncesi gibi sunan pervasızlar kendileri tek başlarına düşünce geliştirmekten yoksun olduklarını pespaye çaresiz biçimde, bir başkasının düşüncelerini, sahtekar konturgerilla emperyalizmin kendi beceriksiz “felsefeci” olduğunu söyleyen düzenbazlara hazırlatıp kamoyuna sundular.Sahtekar konturgerilla emperyalizmi ve uşakları bir care durumda didine durdukları için başkalarına ayit olan düşünceleri kendi düşünceleriymiş gibi gösteriyorlar.

    KOMÜNİSLERİN İKİ ENTERNASYONAL ANLAYIŞI OLMALIDIR!
    Kendimize sorular sorarak başlayabiliriz.Neden Komünislerin iki enternasyonal anlayışı olmalıdır.Burda hemen şu soru akla gelecektir.Marxın ortaya koyduğu anlayış komünistler için yeterli bir yaklaşımdır.Bizler var olan enerjimizi bunun için sarfetmeliyiz.Ayretten bir antifasist, antiemperyalist enternasyonal anlayışına ihtiyacımız yok.Bunun yerine enerjimizi Marxın ortaya koydugu anlayışı güçlendirmeliyiz, diyenler çıkacaktır.
    Şunu görmek gerekiyor.AB ilk kurulduğunda, Almanya, Fransa, İngiltere eksenli bir örgütlenme biçimiydi.Gün geçtikçe genişleyip, büyüdü.Bu gün ise 25 ülkeden oluşan bir yapılanmadır.ABD emperyalizmi dünya ekonomisine egemen olmak isterken, ortaya Irak, Venezuela, İran ve Sudi Arabistan arasında petrol anlaşması, OPEC gerçekleşmesiyle, ABD’nin dünya ekonomisine egemen olma isteği, böyle giderse suya düşecek duruma geldi.ABD emperyalizmi buna izin vermeyeceğini, Venezuelada ABD yanlılarının darbe girişimiylen ifade etti.Aynı zamanda Irak işkaliylen, OPEC anlaşmasına müsade etmeyeceğini somut bir biçimde ortaya koydu.Bu işkal esnasında, avrupanın her ülkesinde yarım milyon işçi ve emekçinin yürümesi avrupa emperyalizminin, yatağa girer girmez kabus görmeye başlıyor.Bu kabus, avrupa emperyalizmine, bu konuda önlem seferberliğine soktu.Bundan kaynaklı yeni bir örgütlenmeye giderek, avrupa çati örgütü kurdu.Avrupa çatı örgütünün aldığı kararları 25 avrupa ülkeside uygulamak zorunlu kıldılar.Oluşturulan avrupa çatı örgütü hemen kendisine pilan oluşturmaya girişti.Avrupa işçi ve emekçilerinin yaşam sınırlarını düşürerek, avrupa işçi ve emekçilerini kendisine döndürerek politik gelişmelerden uzak tutmayı hedefliyordu.Bundan kaynaklı Almanyada, agenda 10 ve harz yasalarını oluşturdu.Fransada sarkozi yasasını hayata geçirdi.İsviçrede, bıloşur ve emeklilik yasalarını devreye koydu.İngiltere ve Hollanda’da faşistleşmiş yasalar işleyişe koydu.Bu biçimle işçi ve emekçileri gelecek korkusuna sokarak, gelecek peşine koşturan bir yığın haline getirmeye yöneldi.Emperyalizmin bu beklentisi, montag demo (pazartei eylemi), Bochum OPEL işçilerinin işyeri işkaliylen gelişen ve 9 ülkeye yayılan eylemler, Mersedes işçilerinin otoyolu işkali, Pariste geliştirilen bir uyarı gırevine 100 binlerce işçinin katılması sağlandı. İtalyada 500 bin işçi ve emekçinin katıldığı gırevin avrupada yükselmesi, emperyalizmi uykusundan çığlık çığlığa uyanmasına neden oluyor.Emperyalizmin gördüğü kabuslar gün geçtikçe çoğalmaya ve hız kazanmaya devam ediyor.Emperyalizim yatağından uzak duruyorki kabusları ona kap kırizi yaşatmasın, yaşama uykusuz devam ediyor.
    Ama emperyalizm ne yaparsa yapsın kabusları gündüz vakti bilen emperyalizmi rahat bırakmıyor.Neoliberal saldırıların göçmen ve yerli işçi, emekçilerin bir balon gibi şişmesine neden oluyor.Şişen bu balon Pariste patladı.Emperyalizmin ırkçı saldırısıylan, neoliberal saldırısı birleşince, paris banyolleri savaş alanına döndü.Paris fabrikalarının savaşa dahil olmayışı ve derimci önderlikten yoksun oluşu, gelişen hareketin hedefsiz olarak görmek ve değerlendimek gerekiyor.Gelişen hareketin olumluluğu ise lokal olmayışıdır.Belçikaya ve Almanyanın, Berlin, Köln kentlerine sıçramasıdır.
    Burdan bile baktığımızda, Antiemperyalist, Antifaşist enternasyonalin toplantılarında yürüteceğimiz tartışmalarlan, Pariste gelişen harekete müdahle ederek sınıfsal bir konuma taşıyabilirdik; diğer avrupa ülkelerine taşıyarak emperyalizm karşı mücadeleyi doğru temellerde yönveme şansına sahip olurduk. Böyleliklen sosyalizmin pırestijini güncelendirerek yükseltiriz.Bu gelişme Antiemperyalist, Antifaşist enternasyonalin eksikliğiylen, müdahle gücümüzü zayıflaştırmıştır.Aynı zamanda gelişmesi yönündeki yönlendiriciliğimizi boşa çıkarmıştır.Buda gelişmeyi sınırlamıştır.Hemen şu soru gelecektir akıllara, niye kominist enternasyonal değilde, Antiemperyalist, Antifaşist bir enternasyonal ön pilana çıksınki; 18 yy. Giderek bu soruya, Marxın ve Engels’in yaklaşımından yanıt verelim.18 yy. Marx ve Engels,çalışmalarını ilerici güçler içinde yürüterek kominist enternasyonali kurdular.Hemen şunu söyleyeceğiz; 18 yy. 21′ci yy. Aynımıdır’ki, oradan yanıtlıyoruz.18 yy’da komünist örgütler yoktu; bunu nasıl aynılaştırıyoruz.Şöyle bir düşünelim, bu gün çokmu komünit örgütler var; hayır diye yanıtlayacağız.Bu soruyu, ama arkasında diyeceğiz’ki, 21 yy la gelene kadar iki tane enternasyonal geçirdi.18′ci yy.da enternasyonal girişimi vardı, ve bunu başardi.Evet 21. yy.gelene kadar iki tane enternasyonal geçirdi.Onların deneyimleriylen yüklü bir durumdayız, ama şunu değiştiriyormu, yaşadığımız bu iki deneyim, dünyada komünüst örgütlerin sınırlı oluşunu değiştiriyormudur.Hayır değiştirmiyor.Marxın ve Engelsin yolunda yürümek niye geri olsun.Biz Marxist Leninist Komünistler, kendimize rehper edindiğimiz; anlayışı günümüz koşullarına uyarlayarak, politik gücümüzü güclendirmiş oluruz.Bu tarzlı düşündüğümüzde, hemen bu konuda girişimlerde bulunacağız.Bu şans hala kaçmış değildir.Bu gün dünyada tartışılan, ABD’nin gizli cezaevliri ve işkence uçakları üzerine yoğunlaşarak bir sonuç elde edebilirz.Avrupada, dünya aydınlarını ve örgütlerini toplamak için girişimlerde bulunmalıyız.Bu hem Antifaşist, Antiemperyalist entenasyonalin ilk adımı olacaktir.Hem de emperyalizmin iyi bir teşhiri olacaktır.Bununla dünya çapında emperyalizmin paçavraya çevirilmesi anlamını taşıyor.Çünkü sadece ABD, bu gelişmeden sorumlu değildir.Avrupalı emperyalistlerde hava alanlarını kulandırdığı için hedef tahtasına oturtulacaktır.Aynı zamanda emperyalist, kapitalist ülkelerde hastanelerin ve doktorların işkence merkezleri olduklarını teşhir ederek. Vahşi kapitalizmin, emperyalizmin teşhirin de dönüm noktasını oluştururuz.Bu gelişmeyi teşhir ederek Antiemperyalist, antifaşist enternasyonali buradan hareketle inşa edebiliriz

    Bu bana ayit olan düşünceyi sanki kendilerine ayitmiş gibi lanse ettikleri yetmiyormuş gibi bunu ispatlayan, daha önce postaylan elime ulaşan gazeteyi çaresizliklerinin ürünü olrak konturgerilla emperyalizmine çaldırdı.Böylelikle bu sahtekarlarını hırsızlığını ifşa edemeyeceğimi sanan bir care konturgerilla emperyalizmin uşağı MLKP çaresizlikten son nefesini veriyor.

    DOĞANAY

Yorum Ekle