TARKOVSKİ’NİN DÜNYASI

Makale by Cem Gençoğlu yorum yok »

Rus asıllı yönetmen Tarkovski sinema anlayışını anlattığı “Mühürlenmiş Zaman” adlı kitabının başındaki şu ifadelerin bulunduğu bir mektuba yer veriyor; “Bu ne zevksizlik, ne saçmalık! Ne  iğrenç bir şey! Bence filminiz tam bir fiyasko!. Seyirciye biraz olsun yaklaşmıyor bile, oysa en önemli unsur seyirci değil midir.?”
Bir sanat adamının özellikle de popüler bir sanat olarak kabul edilen sinema sanatçısının zoruna gidebilecek en ağır eleştiriyi sanırım eleştirmen değil seyirci yapar.
Yapıtın anlam boyutunda seyircisi ile aynı noktalara ulaşamadığını hisseden yönetmen için film artık kopmuş demektir. Nitekim 1966 da çektiği filmi “Andrey Rubley”,  Rus film otoriteleri tarafından bir kaynak israfı, hatta halk için yapılması gereken bir sanatın Rusya’nın deforme unsurlarının portresini  ön plana çıkardığı iddiasıyla yasaklanmıştır. Sanatı hep bilmececilik ve elitistlikle suçlanmıştır. Filmlerinde alışıldık senaryo yerine uzun plan-sekansları tercih etmesi, popüler sinema anlayışının uzağında bir yer edinmesine neden olmuştur. “Ayna” ve “İvan’ın çocukluğu” filmi hariç tüm filmlerinde kurguyu reddetmiştir. Tarkovski’nin  sanat anlayışını özetleyen Engels’den yaptığı alıntı da onu  Rus otoriteleriyle barıştıramamıştır; “Sanatçı kendi görüşlerini ne kadar gizlerse  yarattığı sanat yapıtının değeri o kadar artar”
Devamını oku »

DÜNYAYA AĞIT

Şiir by Mustafa Karaosmanoğlu yorum yok »

yaşamak zorda kalmış bir tereddüttür efendim
bir medet bekleyen beklesin kalbinden
yeryüzünde hiç olmadığı kadar nadir
yer yüzümüzde
bir tutam tutkuyla yaratıldı
melekler katından düştük
indik nedamet çukurlarına
ve resmi evraklarla örtüldü ayıplarımız
çocuklar matbaa harfleriyle karşılaştı
ilk saatlerinde sabahın

bir masalın çekiciliğine yürüdü
kendini ağırdan satan her ne varsa
masalın ve saçmanın
çünkü aşkın ömrü
vakitsiz bir nefretle uzatıldı
çünkü
gitmekten gelen ayaklarımızda
nice yorgunluklar birikti sonra

Devamını oku »

KIZIL ELMA VE ÖTESİ

Makale by İbrahim Tökel yorum yok »

Türklerin AB macerasına tarihsel bir Türk obsesyonu (takıntı) olarak bakmak mümkün müdür? Bu yazıda böyle bir tarihsel okuma yapmak istiyorum. Türkiye’nin AB macerası üzerine çok şey söylendi, yazıldı, çizildi. Ancak bu serencamın tarihsel arka planı kanımca fazla irdelenmedi. Türklerin Avrupa ile olan dansını otuz, kırk ya da seksen seneye sığdırabilir miyiz? Bu sergüzeştin yüzlerce yıllık bir arka planı yok mu?

Bu soruları sormak kaçınılmazdı. Çünkü AB gibi, Wallerstain’da belirttiği gibi bu hayati meseleyi, kimleri ekmek kapısı, kimileri daha demokratik ve çağdaş rüyaların gerçekleşmesi, kimileri ise kendi içindeki hesaplaşmaların havalesi olarak görüyor. Ancak bütün bunların ötesinde  tarihsel skala gözden kaçıyor. Türkler bin yıldır Avrupa’ya yürüyor. Bu yürüyüşün psiko-sosyal sebepleri ve sonuçları irdelenmeden Avrupa ya da AB ile ilişkilerin tam bir muhasebesi kanımızca yapılamaz.
Türklerin, hadi daha yumuşak bir ifade ile Türk toplumunun Avrupa ile münasebetlerini ne şu an iktidardaki partiye, ne genç Türkiye Cumhuriyeti’ne ne de Osmanlı’ya indirgeyebiliriz. Bu toplumun şuurunda olup olmadığını dahi kestiremeyeceğiz bir tarihsel Batı yürüyüşünden bahsetmek mümkündür. Ancak bu yürüyüş, iradî veya şuurlu bir yürüyüşten ziyade iç güdüsel bir harekettir. Orta Asya bozkırlarından çıkan Türk boyları Batı’ya yöneldiler. Yürüyüş böyle başladı. Ardından Müslüman Türkler yine Batı’yı kendilerine hedef olarak seçtiler. Selçukîlerin Anadolu fethi ve Osmanlı’nın Balkan ve Orta Avrupa hırsı bu tarihsel yürüyüşün neticeleridir.
Devamını oku »

YÜZÜNDE HATIRA BİR EYLÜL KALDI BENDE

Şiir by E. İbrahim yorum yok »

biz bu sonbaharda buluşacaktık
bahar geldi geçti sen gelmez oldun

Kırkımı devirdim, devrildim yirmi sonbahar kez
geleceksin diye bir ömür adadım yollara
bekleyişlerle geçti gençliğim
Tükendim. Tükendim, artık gelme
Kurudu adına diktiğim çiçekler
Adını verdiğim bebekler eskitti gelinliğini
Çıkamadım içinde bıraktığın sonbahardan
yüzünden hatıra bir eylül kaldı bende
Devamını oku »

EBEDİLİĞE DAİR

Deneme by Yahya Kurtkaya 2 yorum »

Hayatı, ona yüklediğimiz anlamlar toplamı diye nitelemek; sıkışıp kaldığımız köşemizde sonsuzluğa dair üç beş kelamımız olmasını sağlayan bir yorumdur. Ta ki aslımızın manasından çıkıp; varacağımız güzelliğin dergâhında bir nokta olmanın şerefine dair sırrımızın yankısında kendimizi görebilelim…
Yaşamak manasında, gelgitlerin demlediği bir yürek, maneviyatın efsununa yaslanmadan kırıklarını onaramaz. Zira varlığın şükrünü yansıtmak; içsel bir hissedişin dilin maddesinde bestelenmesinden geçer. Bu da, sonsuzluğun kapısında oturup; yağmurların büyüttüğü bir yüreğin nabzında ağlamanın gizine ermekle var olur. Bunun içindir ki; gözlerin hayâsının tekilliği; çokluk sırrından daldığımız denizden yüreğe çokluğu kaçırmadan; okyanusun dibindeki incileri, mercanları seyredebilmenin şeklidir.
Karmaşık bir yapıda varlık dairemize giren yaşamak; avuçlarımızın içine güneşi alıp da; yanmanın olmamasının yalanlığı kadar serapsal bir minvalde seyreder sırrını. Yanidir ki, gecenin dervişliğini yüreğin çölünde hissetmek; günün sükûnetini aynaların ardında unutmaya muktedir olabilmenin canında can bulur. Bunun için, eğer hala geceye dair ve varlığa dair ve aşka ve kalbe dair ruhumuzun tekâmülü için bir ukdemiz varsa; bu yaşayabilmenin müntehasında dirilişe dair üç beş kalama sahip olma lüksümüz var demenin adıdır.
Devamını oku »