Web Site İçinde
kaybolma;üye ol!
kullanıcı adı
şifre
BaHaRdA YoLcULaRLa bULuŞmAYı İsTeRmisiniz ?
evet mükemmel olur(94%)
olsada olur olmasada olur(2%)
hayır iyi olmaz(0%)
bence yapılmasın(2%)

Dalga dalga yayılan bir fitnenin tam da ortasında kaldı insanlık. Tüm zamanların en kibirli ve tahripkâr saldırganlığı ile karşı karşıyayız bugün. Akılları dönüştüren, kalplere hastalık enjekte eden bir tehdit bu. Toplumun kılcal damarların da gezinmeye başlayan, bilinci kör eden, sanal ve dönüştürülebilir ufuklar inşa eden, geleceğimizi, çocuklarımızı elimizden almaya yeltenen bu saldırı, kendini küreselcilik olarak tahkim ediyor. Dadandığı değerlerin içini boşaltarak anlamsızlaştıran ya da değerler sistemini kendi anlamlarıyla bezeyen, görülmemiş kültürel manipülasyonlarla sistematiğini kurgulamayan çalışan bu güç, yeryüzünde son onurlu insan kalana dek bu pervasızlığına devam edecek gibi görünüyor. Bütün insani direniş noktalarının kırılması, insanoğlunun yüzyıllardır çabalarıyla elde ettiği birikimlerin, ideolojilerin ve anlayışların dönüştürülerek birer tüketim metası haline getirilmesi ile soysuzlaşmış bir geleceğe doğru evriliyoruz. Bu gidişata karşı durmaya çalışanlar, dünya dışı, bozguncu, yapı bozucu olarak ilan edilerek devre dışı bırakılmaya çalışılıyor. Haklar, özgürlükler, erdemli bir duruş ifadeleri ancak küresel kültürün değirmenine su taşıdığı kadar bir değer içeriyor.

Küresel mantık açısından bir kişinin dinli ya da dinsiz olmasının, bir ideolojiye inanıp inanmamasının bir geçerliği yok. Değerler sistemini yukarıdan aşağıya yeniden tanımlayan bu organizma iki yüzyıldır dünyada hüküm sahibi olan modern ulus devletlere sataşıyor. Bu mantalite demokratik liberal düzenin insanoğlunun tek genel geçer sistemi haline geldiğini vazediyor. 'Tarihin sonu' teziyle İnsanlığın ulaştığı son noktanın bu olduğunu vehminden hareket ederek kurguladığı evrensel akıldan yola çıkarak ileri sürdüğü post modern sistematik, eşyanın algılanış biçimini değiştiriyor. Bu bakış açısıyla sabit, yüceltebilir, salt doğrular içeren hiçbir sistem bulunmamaktadır. İnsanların üretim tüketim ilişkileri içinde belirledikleri değerler her an dönüşerek yeniden inşa edilecektir. Bu inşa süreci içerisinde gerekiyorsa, dinden (Japonya'da olduğu gibi), ideoloji'den ( Çin'de olduğu gibi ) ya da devrimlerden (turuncu devrimler) yararlanılabilir. Hatta İslam adına hareket edenlerin kutsalları (Hicaz'da baskın ticari yapı) dahi elverişli bir zemin olabilir. Daha ileri bir örnekleme ile inancı gereği vücudunu örtmek isteyen Müslüman bir kadın, küresel kültür açısından modern giyimi tercih eden bir kadından daha rantabl, daha değerlidir. Müslüman kadının giyiminde kullanacağı enstrümanlar ile modern kadının kullandığı enstrümanları karşılaştırıldığında bu daha iyi anlaşılabilmektedir. Özellikle bizim gibi ülkelerde önceleri kendi menfaatlerine halel getirmemek için darbeleri destekleyen bu anlayış ( bilinir ki 12 Eylül darbesi bizzat ABD komutuyla yapılmıştır), bu durumun modern ulus devletleri daha da güçlendirdiğini gördüğü için artık bu tür askeri uygulamaları istememektedir. Yüzyıllardır test ettiği, kullandığı demokrasi ve ardından gelecek liberal ekonomik düzen, artık bizim gibi ülkelere ihraç ürünü olarak gönderilmektedir.

Ülkemizdeki modernleşme evrimi iki ana kanal kullanarak kendisini ifade etmektedir. Önceki devletimiz Osmanlı'nın, sistem olarak iflas ettiğini kabul eden, batı karşısında aldığı pozisyonunda yenildiğini fark eden Sultan II. Mahmut ile gelişen batılıları alt etmenin tek geçer akçesi batılı gibi olmak ve davranmak yollu zihinsel dönüşümle ortaya konan reformlar… Bire bir batılı davranış kalıplarıyla hareket ederek tepeden tırnağa tüm değerlerin batıcı bir zihinle yeniden üretilmeye çalışılması… Bir diğeri ise yine bir yenilginin olduğunu kabul etmekle birlikte, batıcı bir kimlik yerine kendi kimliği içinde durarak içerik bağlamında batılı enstrümanları kullanma yoluna gidilmesi: Sultan II. Abdulhamit örneği… Bu iki yöntemden birincisi Batıcılık, ikincisi İslamcılık olarak kendini ifade eder. Her iki yöntemin de hedefi modern olan karşısında alınmış yenilginin modernleşerek giderilmesidir. İki çizgi de modern ulus devlet kalıpları içerisinde bir çözümden yanadır. Bu gün batıcıların bir organizasyonu olan Türkiye Cumhuriyeti ile eğer iç hesaplaşmadan galip çıkarak kendi sistematiklerini kursalardı İslamcıların oluşturacakları devlet yapısı ve bu yapının işleyişi/işlevselliği arasında hiçbir fark göremeyecektik ( bunun açık karşılaştırılmasını Türkiye ve Pakistan örneğinde görebiliriz). Uluslar arası sermayenin organize ettiği küresel refleks için ortaya çıktığından bu yana ( Prusya'da ilk ulus devlet inşası gerçekleşmiştir) kendi kutsallarına (özellikle sınırlarına ve yoğun bürokratik yapısına) sıkı sıkıya sarılarak yaşamının idame ettiren modern ulus devletin bu tanrısal yapısı ( modern ulus devletin kuramcısı bu devlet biçimini tanımlarken 'tanrının yeryüzündeki yürüyüşü' demiştir) küresel sürece ayak uyduramamakta hatta bir takım engeller çıkartarak kendini korumaya çalışmaktadır. Elbetteki egemen olduğu halkı kontrol altında tutmayı inancının en önemli ilkesi edinen, sahip olduğu askeri yapıyla daha çok halkına göz dağı vermeyi yeğleyen, sistemine bağlı devasa ekonomik yapılar ile bürokratik oligarşiyi demoklesin kılıcı gibi kullanan bir yapı insan özgürlüğünü, erdemini yok eden bir yapıdır. Milliyetçiliğin en önemli ilham kaynağı olduğu modern ulus devletler, egemen olarak ilan ettiği ırk harici sınırları içinde yaşayan diğer ırklara müsamaha tanımamakta, onları dönüştürmeye ya da yok etmeye çalışmakta ve bu anlamda sürekli çatışmadan beslenmektedir.

Bu günün dünyası yukarıda bahsi geçen iki anlayışın çatışma alanına dönüşmüş durumda. Tarihsel olarak düşman telakkisiyle genlerimizde yer eden Batı'ya galebe çalmanın, batılı mantık ve yöntemlerle hareket etmek söyleminin bizleri getirdiği nokta, en kısa zamanda batılı değerlerin son versiyonu olan küresel kültüre teslim olmaktan geçiyor. Duygularımız, düşüncelerimiz ve inanış biçimimiz yeniden tasarlanarak bu sürece uygun bir seviyeye getirilmeye çalışılıyor. Önümüze iki seçenek dayatılıyor: ya modern ulus devletin baskıcı ve yok edici sistematiğine teslim olacağız ya da liberal demokratik bir sistemde değerlerimizin ince yöntemlerle dönüştürüldüğü küresel güçlerce teslim alınacağız. Peki tek başına bir değer ifade eden başka bir yol var mı? Bu yeniden bir okuma biçimini önümüze koyuyor. Özellikle ait olduğumuz medeniyetin var oluş değerlerini ve bu değerlerin bu gün ne durumda olduğunu görmemiz gerekiyor. Örneğin adaletin, içinde yaşadığımız toplumdaki ya da uygarlık havzasındaki konumunu tespit ile işe başlayabiliriz. Hiçbir zaman kesintiye uğramamış dinamiklere yeniden dönüş, içinden geçtiğimiz kaotik zamanı algılamamızda bize yardımcı olabilir. Çünkü insanlık tarihinde görülmemiş dönüşüm ve değişimle kendini ortaya koyan modern dünyanın yine aynı hızda çöküşe geçebileceğini ön gören işaretler içerdiğini algılamak için yaşananlara daha yakından bakmamız gerekiyor. Hayatımızı kuşatacak olan tek sahih gerekçe Allah'ın kitabıdır. Ve bu kitap, 'Yaratıcının, günleri insanlar arasında döndürüp dolaştırdığını, kime toplulukları yüceltirken kimi toplulukları alçalttığını / ve her toplumun ( inanış ve yaşayış biçiminin) bir ömrünün olduğunu beyan ediyor. Farkında olan bir bilinçle hayatı yeniden -sahici değerlerimizden yola çıkarak- taramamız, buradan başlamak gerekiyor.

KOAS DERİNLEŞİYOR

"Bütün medeniyetler çöktü. Sadece çöküşleri farklı şekillerde oldu; Doğu'nun çöküşü pasifken, Batı'nınki aktif oldu. Çöküş'te Doğu'nun hatası düşünmeyi terk etmesidir; Batı'nın hatası ise çok ve yanlış düşünmesidir. Doğu doğrular üzerinde uyuyor, Batı ise yanlışlar üzerinde yaşıyor." diyor Seyyit Hüseyin Nasr. Bir sömürgeci tasavvuru olarak ortaya çıkan oryantalizm'in belki de en önemli fonksiyonu doğu dünyasının düşünme alanlarındaki boşluğu kendi tanımlarıyla doldurmasıdır. Çünkü özellikle 17. yüzyılın sonundan itibaren hikmetin bilgisini ve arayışını terk etmesi, toplumsal dinamikleri sağlayacak kutsal referansları dondurması (içtihad kapısını kapatması gibi), yönetsel açıdan dönüştürülebilir egemenlik anlayışını yalnızca askeri alana sıkıştırması özellikle ait olduğumuz Müslüman dünyayı üzerine doğru gelen sömürgeci dalgasına karşı savunmasız bıraktı. 18.yüzyıldan itibaren gelişen yeni batılı bakış, doğuyu, kendisinin çoktan geçtiği emekleme döneminde sayar ve ötekileştirdiği bu dünyayı adam edilmesi, terbiye edilmesi ve yönlendirilmesi gereken bir unsur olarak görür. Batılıya göre henüz akılbaliğ olmamış doğu kendi başına bırakılamayacak kadar yavan bir konumdadır. Bu yüzden doğunun kullanacağı her türlü entrüman, doğuluların zihinsel seviyelerine göre yeniden tasarlanmalı ve kullanıma sunulmalıdır. Bugünün dünyasına söz söyleyebilecek ehliyette görülmeyen Müslüman dünya, batılı kafanın öznesi olduğu bir yaşam hattında karantinada tutulmalıdır. Ünlü oryantalist Bernard Lewis'in deyimiyle, "İslam dünyasının haşmetli günleri geride kalmış"tır ve artık biz doğuluların "medeniyet adına sunacakları bir şeyimiz yok" tur. Bu bakış açısıyla egzotik, romantik ve acınası halinin ötesinde başka bir işleve sahip olmayan bir Müslümanın her türlü gereksiminin karşılanmasında başvuracağı tek bir üst makam bulunmaktadır o da Batıdır. Bu ötekileştirme vurgusu, öteki kabul edilenin aşağılanması ve bu aşağılanışın medyatik unsurlarla dünyaya servis edilmesi, üstün bir uygarlık tarafından dizayn edilmeye çalışılan yeryüzü cennetine yönelebilecek tehdidin 'ipliğinin pazara çıkarılması'dır adeta. Dünya sömürge sistemini yeniden kurgulama yoluna giden Amerika Birleşik Devletleri'nin 'yeni dünya düzeni' ya da 'büyük Ortadoğu projesi' adı altında sürdürdüğü çalışmalar aynı zamanda rüştünü ispat edememiş gözüyle bakılan toplumların ıslah ve medenileştirme projesidir. Bu bağlamda modernizm oryantalist zihinde doğunun 'işaretlenme' aracıdır. Ekonomik sistem olarak kapitalizm, düşünsel açıdan liberalizm, yönetsel olarak da demokrasi insanlığın (elbetteki batının) geldiği son muhteşem noktadır ve bunun ilerisi yoktur. Bu sunulan çerçeveye uzaklık ya da yakınlık kadar diğer toplumsal yapılar ilgi görür ve muhatap alınır. Özellikle Müslüman dünya yukarıdaki sistematiğin henüz başlarında sayıldığı için her türlü 'ehlileştirme' operasyonuna muhatap olmak durumundadır. Üstünde yaşadığı, çevresinde bulunan zenginliklere sahip olduğu halde onları rantabl olarak kullanma derecesine gelemediği için istenilen düzeye gelene kadar bu zenginlikler batılı eller tarafından kontrol altında tutulmalıdır. Batının 'arındırılmış akıl uygarlığı' elbette ki söylemine uygun olarak bir yeryüzü cenneti yaratmanın ve bu cennetin efendisi olarak hüküm sürmenin peşindedir. Makinalaşmış bir öngörüyle eşyaya ve tabiata bakan bir zihnin matematiksel komutlarla yönlendirdiği devasa bir düzenden söz edilebilir.
Yukarıdaki vurguları neden yapma ya da hatırlatma gereği duyduk;
Ortadoğu tanımından başlayarak bu adlandırmaların batı zihninin bir ürünü olduğunu bilmek gerekiyor. Tarihi çeşitli bölümlemelere ayırarak, kendine göre bir çağ tasarımı ortaya koyan batı, bu çağları kendi tarihi serüvenine göre adlandırırken, tarih yapıcı olarak kendini tarihin merdivenlerini tırmanırken bastığı basamakları diğer milletler olarak görmektedir. (İşin hazin yanı ise içinde Türkiye'nin de bulunduğu bir çok ülkenin okullarındaki duvarları bu tür izahlar içeren tarih şeritleriyle kaplıdır). Bunu oryantalist uygulamaların öteki saydığı milletlerin içine düşürdüğü vehimler olarak da görebiliriz. Merkezinde aşağılık kompleksi olan vehimler. Batı, Müslüman toplumlara adam edilmesi gereken toplumlar nazarıyla bakarken, Müslümanların tarihlerine, medeniyetlerine ve duruşlarına olan ilgisizliği ve itibarsızlığı ihanet noktasındadır ne yazık ki. Kapımıza kadar dayanan sıcaklığın/ateşin Türk, Kürt, Arap, Şii ya da Sunni demeden hepimizi yakacağının farkına varamayacak kadar körleşmiş bir ihanet. Sömürgenlerin taktığı ayrıştırıcı/ etnik gözlüklerle birbirimize baktığımızda kaybettiğimiz kardeşlik, onur ve vefa olacaktır. Biz doğulular, biz aydınlığın çocukları, biz Müslümanlar çökmüş bir medeniyetin çocukları, bilmeliyiz ki çöken bir medeniyet doğrularıyla çökmüştür ve o doğrular her zaman elimizden, yüreğimizden tutmayı bekliyor. Ve dua edelim ki sapmış bir topluluk haline evrilmeyelim bu günkü batı gibi. Çünkü yoktur kurtuluşu sapmış bir zihnin kendi kaosunda boğulmaktan başka.